O YILLARDA ÇOCUK OLMAK… ( bölüm-1 )

Siz de benim gibi 80′ li yıllarda doğmuşsanız, bir çocuğun yaşaması gereken en eğlenceli zamana denk gelmişsiniz demektir.

90′ lar…. Düşünürken bile yüzümde tebessüm oluşturan ve keyif veren en güzel yıllardır diyebilirim. Geçmişe küçük bir yolculuk yapıp, son yılların yoğun stresinden, koşturmacasından, gelecek kaygısından biraz uzaklaşarak, bir an da olsa o keyifli yılların içinde kaybolmak hepimize iyi gelecektir eminim. Anlatacak o kadar çok şey var ki; nereden başlasam diye düşünüyorum. 🙂 Tamam tamam, lafı fazla uzatmadan hızlı bir dalış yapsam iyi olacak sanırım. -Hoş, dalış konusunda pek bir acemiyimdir de neyse, konumuz o değil şu anda… –

Öhöömm!

Efeniiimm, öncelikle o yıllarda en çok önem verilen şeylerin başında komşuluk, akrabalık, mahalle arkadaşlıkları gibi, daha çok insan ilişkilerini kapsayan samimi ve sıcak bağlar geliyordu diyebilirim. Öyle ki; her sabah bir komşuda ‘sabah kahvesi’ toplantıları rutin hale gelmiştir. Toplanıp o kahveyi içerlerken, bir yandan da son havadisleri birbirleriyle paylaşmadan güne başlamak olmazdı hiç. Önceki akşam aralarından biri bir davete veya misafirliğe gitmişse orada neler yaşanmış, kim kime ne demiş, kimin kıyafeti son stil dekolteymiş, kim eşine kur yapmış, hangi adam karısını aldatmış, ne yemişler, ne içmişler ve çok daha fazlasıyla muhabbet ilerler, gün içinde ne yapacakları hakkında birbirlerine ‘tekmil’ vererek yapılan kapanış konuşmasının ardından herkes güne hazır bir halde evlerine dağılırdı. Bize de bu konuşmaları merakla -meraklı olduğumuzu belli etmeden- dinlemek kalırdı. Öyle lafa filan girmek yok tabi. Büyüklerin muhabbetine karışılmazdı. Değil lafa karışmak, tek kelime etmek yasaktı. Çocukluk bu ya, yanlışlıkla söze karışmaya kalkacak olsak, daha kelime ağzımızdan çıkamadan, kısa süreli hafıza kaybına uğrar, çenemiz açık kalmasın diye de esniyor numarasıyla olaydan en az hasarla sıyrılırdık. Öyle uyarmak, kızmak filan bunlara gerek yoktu zaten. Annemin bir bakışıyla serin sulardan kızgın kumlara uzanmış gibi olurduk. -Gözler kalbin aynasıdır. Bakışlar önemli!-

Kızmaktan söz açılmışken, bir hatamız olduğu zaman annem daha çok bizi uyararak terbiye ederdi. Eğer ısrarla tekrar ettiğimiz bir yanlış varsa o zaman kızardı. Dayak yediğimi hatırlamam annemden, yaramaz bir çocuk da değildim zaten. Yalnızca bir keresinde bir akrabamızın termosa ihtiyacı olmuş ve varsa bizden ödünç olarak istemişti. Annem bizde termos olmadığını söylerken, ben ısrarla var diyorum. O yok dedikçe inatlaşıyorum:

-Hayır anne, bizde termos var!!

-Kızım, bizde termos yok!!

-Ama anne vaar!

Bu arada da kadın annemin yalan söylediğini düşünerek, konuşmalarımızı merakla dinliyor. Annem de bu durumdan epey rahatsız olup, kızmaya başlıyor.

-Hani, nerde var kızım? Gel göster!

deyip, kadını da mutfağa çağırıyor. Bir dolabı işaret ederek ben:

-İşte annee!!

derkeeenn; kulağımda ”ŞRAAAAKKKK!!” diye melodik bir ses, yanağımda açan beş adet tomurcuk gülün taze sıcaklığı ve gözümün önünde ahenkle dans eden yıldızlarla, karanlıktan aydınlığa açılan kapının ışığını görüyorum. Sen misin inatla anneni yalancı durumuna düşüren?! -Ohhh, anacığım eline sağlık!- Kadına ısrarla var olduğunu söylediğim şey meğer; harika desenleriyle insanı avrupa mutfağında hissettiren ve o zamanlar adını bilmediğim, sıradan, plastik bir ‘sürahi’ymiş. :/ Annemden yediğim ilk ve tek tokat olmuştur ve bana çok şey öğretmiştir. Eee ‘Bir müsibet bin nasihattan iyidir!’ sözünü boşuna dememişler. Neyse ki gelen kadın da durumu anlıyor ve konu orada kapanıyor.

Komşuluk dedim ya hani, öyle sıradan komşuluklar değildi bunlar. Tüm mahalle birbirini koruyup kollardı. Evde kimse olmadığı zamanlarda, evin dış kapısı ardına kadar açık kalsa da korkulacak bir şey yoktu. Çünkü; yabancı biri gelecek olsa bunu farkeden bir komşu o kişiyi takibe alır ve kime, ne için geldiğini sorgulardı. Kendi evini korur gibi komşusunun evini de korumaya alırdı. Yani şimdilerdeki güvenlik alarmı, kapıları üç-beş yerden kilitlemek gibi güvenlik önlemlerine gerek duyulmazdı. En iyi güvenlikçilerimiz komşularımızdı. Sokak aralarında bir komşunun çocuğunu başıboş gördüklerinde, ailelerinin bundan haberi olup olmadığını sorgular ve gerekirse durumu aileyle konuşarak bilgi verirlerdi. Onlara göre komşunun çocuğu, bizim çocuğumuz ayrımı yoktu. Bir aile samimiyeti, sıcaklığı olduğu için herkesin yeğeni, kardeşi, evlatlarıydık.. Bunun yanında mahalle sakinlerinden birine bir yanlış yapılsa, zarar verilmiş olsa mahallenin delikanlıları bir araya gelip, bunu yapana gözdağı vererek, zarar gören kişinin yalnız olmadığını temiz bir şekilde anlatırlardı. Kimse sahipsiz değildi anlayacağınız.

Her mahallenin bir veya birkaç bakkal amcası vardı ama; bizim Süleyman Amca farklıydı. O özeldi. Sabahları şeker gibi adam olan ‘Bakkal Süleyman’, akşamları korkulu rüyamız ‘İğneci Süleyman’ oluyordu -Kont Drakula sanki-. Bazı hafta sonları da ‘tek saçma’ tüfeğini alıp, kuş avına çıkan ‘Avcı Süleyman’ oluyordu. Maharetli adamdı rahmetli. En çok ‘Bakkal Süleyman Amca’ yı seviyorduk tabi. Şans oyunlarıyla ilk onun bakkalında tanışmıştık. Şimdiki ‘sayısal loto’ , ‘şans topu’ gibi oyunlara benzemezdi bu. Geniş bir karton kutuda, hatırladığım kadarıyla, 1′ den 50′ ye kadar sıralanmış daire şeklinde kutucuklar ve her bir kutucuğun içinde kapalı halde yazılı bir sayı bulunuyordu. Ayrıca bir listede sıralı halde sayılar ve karşısında hangi oyuncağın verileceği yazılı oluyordu. Önce ücretini verip bir kutucuğu gözümüze kestiriyorduk. Kutucuk açıldığında altında yazılı olan sayıya denk gelen oyuncağı alıyorduk. Kimine ‘dilli düdük’, kimine ‘yılbaşı maskesi’, kimine minik bir ‘plastik topaç’, ‘su tabancası’, ‘zıplayan plastik kurbağa’ ve daha aklıma gelmeyen türlü oyuncaklar… İstediğimiz oyuncak çıkana kadar şansımızı denemeye devam ediyorduk. Tabi o oyuncağı kazanana kadar paramız bitmiş oluyordu. Yeniden harçlığımız olduğunda tekrar tekrar deniyorduk. Şans işte, bir türlü bize denk gelmediğinden sonu hep hüsranla bitiyordu. Elimizdekilerle yetinmekten başka yapılacak bir şey kalmıyordu. Bir de o çok istediğimiz oyuncak başka bir arkadaşa çıktı mıı, Allaaahhh! Ondaki havaları Hollywood artistlerinde bulamazdınız.. Bir havalar, bir artistlikler, bir nispetler ki görmeyin! Sanarsınız bakkalı satın almış.. Biz de ‘boynu bükükler’ mensupları olarak üzerine bir bardak soğuk su içmek için evimize gider ve sonrasında kendi kendimizi teselli etmek, hazmı kolaylaştırmak adına farklı etkinlikler arayışına girerdik. -Ahh şu çocuklar, ne kadar da acımasız oluyorlar bazen!!!-

En güzel oyunlarımız komşu çocuklarıyla bir araya gelip, kalabalık bir grup halinde oynadıklarımızdı. Yakan top, saklambaç, ebelemece, kör ebe,… Bunlardan en popüler oyunumuz ‘yakan top’ tu. İki gruba ayrılır karşı takımı yenene kadar kan-ter içinde mücadele ederdik. Tabi takımları belirlemek de öyle kolay olmazdı. İstediğimiz arkadaşları takımımıza almak ayrı bir mücadele gerektirirdi. Olay bu kez söz düellasına dönüşür, tartışmalar çıkardı. Bu defa karşı takıma düşman gözüyle baktığımız için oyun sonunda da bir kısmıyla küs olarak ayrılırdık. Yine de eğlenceli bir rekabet olurdu. Bir de kazanan bizim takım olmuşsa, ne kadar gururlu olsak da, bir yandan karşı tarafın mağlubiyetine de üzülürdük. Onları teselli etmek de bize düşerdi. Merhametli çocuklardık…

Oyuncak düşkünlüğümüz yoktu. Şimdiki zamanla o zamanı kıyasladığımda, düşünüyorum da; o dönemin insanlarının yaratıcılık gücü daha gelişmişti bence. Yoktan var etmeyi bilirdik çünkü. Kendi kendimize oyuncaklar ve oyunlar yaratırdık. Öyle hazırda bulunmazdı hiçbir şey. Şimdi herşey hazır olduğu için kimsenin yeni birşey üretme derdi yok. Zaten artık oyuncaklardan da zevk almaz oldular çocuklar. Tablet, telefon, bilgisayar… Teknolojiyle büyüyorlar ama; insan ilişkileri yok denecek kadar az, a-sosyal ve kendi yeteneklerinin farkında olamadan, bunları geliştiremeden büyüyorlar maalesef!!

Her neyse…

Teknoloji geliştikçe yeni oyuncaklar çıkmaya başlamıştı o zamanlarda da. Bilmem hatırlar mısınız? Sanal bebek diye bir şey çıkarmışlardı ortaya. Cebe sığabilecek büyüklükte, birkaç renk seçeneğiyle, sanallıkla ilk kez tanışmamızı sağlayan şirin bir oyuncak. İçinde, sözüm ona yeni doğmuş bir bebek var ve belirli saatlerde beslenme, uyku, tuvalet gibi ihtiyaçlarını gidererek hayatta kalmasını sağlıyorsunuz. Zamanını belli bir süre geçirirseniz de bebeğiniz ölüyor. Aklı bir karış havada olan oyun çağındaki çocuklar için büyük travma!! Bakmayı unuttuğu için bebeği ölenler günlerce ağlayıp, ardından yas tutarlardı. Öldüğü için toprağa gömüp, bahçeden topladığı çiçeklerle üzerini örten ve ardından Fatiha okuyanlar olurdu. Ne büyük trajedi! O zamandan belliydi teknolojinin bize edecekleri!!! -Teknolojiyi kötülemek derdinde değilim. Kötüye kullanıldığında bize ettiklerinin derdindeyim 🙂

90′ larda Oyun Konsolları, Game Boy ve Atari Salonu

Oyun konsollarını hatırlar mısınız? Hani şu oyun kasetini yerleştirerek televizyon ekranından oynadığımız eğlenceli oyunlar kutusu… Süper Mario, Mortal Kombat, Street Fighter, Power Rangers,… daha birçok oyunu, ekrandan gözümüzü hiç ayırmadan, saatlerce oynardık -bu arada kalçamız da oturduğumuz sandalyeye yapışır, oturmaktan kısmi felç geçirerek belden aşağısını hissetmez olurduk-. Bir de ‘game boy’ moda olmuştu. O zamanların en teknolojik ve en eğlenceli oyuncakları bunlardı. Ayrıca büyük oyun konsollarının olduğu ‘atari’ salonları açılmıştı. Bu salonlar,okuldan kaçıp soluğu mekanda alan öğrencilerle dolup taşardı. Bir sevdaydı bu ve hiçbir erkek çocuğunu oralardan koparamazdınız. Ne yaparsanız yapın o çocuklar oraya her türlü giderlerdi. Biz kızlar da ya elimizdeki oyunlar ve oyuncaklarla oynardık ya da ev işleri, yemek yapmak, dikiş dikmek gibi bizi hayata 1-0 önde başlatacak olan uğraşlarla oyalanırdık… -Bunları öğrendik öğrenmesine de; 1-0 önde mi, geride mi olduğumuz tartışılır bence. Kanunmuş gibi ‘kadının asli görevleri’ haline getirip, erkeklere birşey öğretmediklerinden bütün iş yükü kadının üzerine yıkıldı.- Kızların kendi aralarında en popüler oyunu ip atlamaktı. Varsa, evimizde bulduğumuz don lastiklerini birbirine yama edip, açıkta kalan iki ucu da birbirine bağlayarak uzuuunca bir ip haline getirir, oyuna üçüncü ve dördüncü oyuncuları aramaya koyulurduk. Diğerlerinde de varsa, kimin lastiği daha uzunsa onunla oynamayı tercih ederdik. Lastiğin içine iki kişi girer, ayak bileklerinden başlamak üzere, dizler, kalça altı, kalça, bel, koltuk altı ve işi biraz da zorlaştırmak adına, en son boyun bölgesine kadar kademe kademe lastiği yukarı çıkartır, oyuncunun tüm kademeleri geçmesini beklerdik.

Kısacası en çok arkadaşlarımızla oynadığımız bu oyunlarla mutlu olurduk. Şimdilerde çocuklar istediği herşeye kolaylıkla sahip olabildiği halde bizim o zamanki mutluluğumuzu yaşayamıyorlar. Ne yapsanız memnun edemiyorsunuz.Mesela yemek konusunda; şimdilerde burun kıvırdıkları tüm yemekler o zamanlarda bir zenginlikti ve öğünlerde tek çeşit yemek olurdu, herkes onu yerdi. Şimdi sofralarda birkaç çeşit yemek olduğu halde yetmiyor, başka yemekler istiyorlar. O zamanlar çocukların en popüler yemeği ekmeğe sürülen salçaydı. Oyunlardan yorulup acıkan evine koşup, elinde salçalı ekmeğiyle döner ve bir yandan yerken bir yandan oyununa devam ederdi. Onu gören tüm çocuklar ; ‘mola verelim, biz de salça sürüp gelelim’ diyerek bir anda salça molasına karar verirlerdi. En kral yemekti.. 😉

Devam edecek…

Bir Cevap Yazın