KAYIP RUHLARA…

Sevgili insan;

Hayatında bir çok güzellik yaşadın. Bazılarının farkındaydın ve bazıları ise zaten olması gerekenlerdi(?), farkına varmadın. Farkında oldukların için kimi zaman bilerek, kimi zaman gayri ihtiyari ”şükür” dolandı diline.

Birinden hediye aldın, teşekkür ettin çünkü; hediye almak güzeldi, mutlu etti seni. Beklemediğin bir anda gelen yardım için teşekkür ettin çünkü; ihtiyacın vardı. En basitinden, biri sana ‘nasılsın’ diye sordu, teşekkür ettin çünkü; önemsendiğini hissettin. Güzel olaylar yaşadın, istediğin okulu kazandın veya sevdiğin mesleği yapmaya başladın, hiç değilse bir işe girebildin belki… Güzel bir düğünle evlendin ve sonra da çocukların oldu, hayalindeki eve veya arabaya sahip oldun belki de.. Dile getirmemiş olsan da kalbinde ‘şükür’ vardı, yaşadığın tüm güzelliklere…

Peki, başına gelen güzel olaylarda ‘şükür’ varken, yaşadığın en ufak olumsuzlukta neden isyan ettin?!

Bir hastalık yayıldı dünyaya, evinde kal dediler; başını soktuğun evinin, yerinde olan sağlığının, alabildiğin nefesin, yiyebildiğin ekmeğin, içtiğin suyun, bir arada olabildiğin ve güzel anlar yaşayabildiğin ailenin varlığını unuttun, isyan ettin!…

Dünyaya gelip tanımaya başladığın o ilk zamanlarda; ailenle olduğun her anın, aldığın her bir nefesin, görebildiğin her nesnenin, her canlının; duyduğun her sesin, yediğin yemeğin, içtiğin suyun, dokunduğun her varlığın sende yarattığı mutluluğu ne zaman unuttun?!

Kimileri canını yaktı, en sevdiklerin sırtından bıçakladı. İhtiyaçları olduğu zamanlarda birilerinin yanında oldun, onlar arkalarına bile bakmadı. Güler yüzlü gördüğün herkesi iyi sandın, yapmadıkları kötülük kalmadı. İnandın, güvendin, değer verdin ve tüm bunlar karşılıksız kaldı… Tüm bu yaşadıkların ‘sen’ olman içindi göremedin, isyan ettin. Dön bak şimdi kendine, bunları yaşamadan ‘önceki sen’ benziyor mu ‘şimdiki sen’e?! Kim bilir, belki de tam tersiydi yaşadıkların! Haksızlık ettiğin mi, yoksa sana haksızlık eden miydi karşında duran; ne fark eder? Yollar ayrı olsa da ‘Bir’ değil miydi başlangıç noktanız ve aynı yer değil mi varış noktanız?!

Yollar sunulmuştu sana, bir çok seçenek. Kimi düz, kimi yokuşlu.. İlerlerken kendi yolunda; ayağına takılan taşa, battığın çamura, önünde duran tepeye, kendini eşiğinde bulduğun uçuruma isyan ettin, bu yolu seçenin sen olduğunu unutarak…

Hani o çocuk kalbinle koşulsuzca, tüm benliğinde yaşadığın ‘sevgini’ ; hani severken bir kediyi, bir yandan beslemek için peşinden koşan ‘vicdanını’ ; birinin canının yandığını gördüğünde gözünden yaşlar akıtan ‘merhametini’ hangi karanlık yolda bıraktın?! Güneşin yeniden doğacağını unutup, umutsuzca karanlığa teslim olmak niye? Kalbinden yansıyan ışık aydınlatırdı en karanlığı bile!

Ne zaman kaybettin kendini, en derinlere gömüp insanlığını?! Kinin, nefretin, öfkenin tohumlarını ne zaman attın kalbine? Sevgi ışığıyla yol gösteren içindeki çocuğu hangi kör zindana hapsettin de doğmaz oldu güneş yüzüne?

Şimdi sana haykırıyor; ‘artık beni duy!’ diye.

Kır şu zincirlerini! Karanlığa hapsettiğin seni kurtar esaretinden! O zaman güneş yeniden parlayacak ve aydınlanacak gökyüzün. Hadi, gel artık kendine! Sev yeniden, önce kendini! Sevginin ışığıyla, güneş gibi parılda ve aydınlat sen de; kendini karanlığa esir eden diğer yürekleri!!!

Bir Cevap Yazın