Aynadaki Yansıma

Öylece duruyordu zifiri karanlık, sonsuz bir odada tek başına. Bu odaya nasıl gelmişti? Ne kadar süredir oradaydı?

Birkaç adım attı önce, durdu. Geriye dönüp aynı sayıda adımlarına devam etti. Sonra yine ve yine… Önünü göremiyordu hiç. Her defasında adımlarını ve hızını artırıyor, kendi ayak seslerinin ritmiyle boşlukları doldurmaya, sessizliği bozmaya çabalıyordu. Korkularından kurtulmanın tek yolu buydu. Çok yorulmuştu, artık uyumalıydı. Uzun zaman bu kısır döngü sürüp gitti…

Bir gün yine -bu kez yönünü değiştirmeden- yürümeye devam etti. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Ne kadar yürüdüğüne, nereye gittiğine dair hiçbir fikri yoktu. Karanlığa öyle alışmıştı ki; nerede olduğunun önemi de kalmamıştı. Oraya aitti artık, buna inanmıştı. Biraz ileride belli belirsiz yansıyan bir ışığı fark etti. Bu da neydi?! İlerledikçe kalp atışları artıyor, nefes almakta daha bir zorlanıyordu. Karanlığa o kadar çok alışmış ve tek gerçeğinin bu olduğuna inanmışken, bu ışık nereden geliyordu ve neden daha önce fark edememişti?! Yoksa bir rüyada mıydı?!

İşte yine o duygu: Korku!

Uzun zaman sonra ilk defa yeniden korkmuştu ama; bu kez farklıydı. Hem korkuyordu, hem de çokça zaman sonra ilk kez merak duygusunu hissetmişti içinde. Devam edip etmemek arasında gidip geliyordu. Biraz daha yaklaşsa ne olduğunu öğrenebilirdi belki. Biraz daha ilerlemenin ne sakıncası olacaktı ki?! Yürümeye devam etti. Yaklaştıkça ışık daha da belirginleşiyor, göğsünden çıkacakmış gibi çarpan kalbinin sesi de ayak seslerini bastırıyordu. Yine de merakına karşı gelemiyordu. Ne olduğunu öğrenmeliydi. Sonuna kadar gitmeliydi ve bu kararla ilerledi.

-Ama bu!…

Flu bir insan silüeti ve göğsünden yansıyan ufak bir ışık. Hayır, hayır. Zihninin bir oyunu olmalıydı bu. Gözlerini ovuşturdu. İşte, yine orada duruyordu. Daha net görebilmek için birkaç adım daha yaklaştı. Yaklaştıkça ışık yükselmeye, silüet daha da belirginleşmeye başlamıştı. Onu çok uzun zamandır tanıyor gibiydi. Korkusu biraz hafiflemişti. Yine de güvenmemeliydi. Biraz daha yakınlaştı. Ona benziyordu. Hayır, ta kendisiydi. Öyle çok zaman geçmişti ki aynada kendini görmeyeli… Bu ayna buraya nasıl gelmişti? Yoksa hep burada mıydı?… Türlü sorular geçiyordu aklından ama bunların önemi yoktu şimdi. Kendini yeniden bulmuş olmanın mutluluğu kapladı içini. Unuttuğu sıcaklığı duydu yeniden. Bir süre öylece baktı gözlerinin içine . Nasıl da parlıyordu heyecanla…

Toparladı kendini. Burada ters giden birşey vardı. Birkaç hareketle aynadaki yansımanın kendisi olduğundan emin olmaya çalıştı. Yaptığı her hareketi o da yapıyordu. Evet, bundan emindi. İyi ama bu ışık da neydi? Başını aşağı doğru eğip göğsüne, ışığın geldiği yere doğru baktı. Hayır, ışık kendisinden yansımıyordu. Yalnızca aynadan geliyordu. Hem kendinde olsa bunu farkederdi ve karanlığa alışmazdı gözleri. Bunları düşünürken bir anda ışık büyümeye ve etrafı daha çok aydınlatmaya başladı. Bir yarık açılıyordu sanki, bir geçit kapısı. Yarık büyüyüp kapı aralandıkça parlaklığı yakmaya başlıyordu gözlerini. Büyük bir panikle arkasını döndü aynaya. Sersemlemiş gibiydi. Sımsıkı yumdu gözlerini, yüzünü elleriyle sakladı. Bir seçim yapmalıydı. Bu kapıdan geçmek istiyordu bir yanı. Işığı hatırlamak, herşeyi daha net görebilmek. Bunu yapabilir miydi? Zor olmamalıydı. Birkaç adım atsa orada olacaktı. Ama orada bilinmezlik vardı ve bilinmezlikte kaybolmak istemiyordu. Çünkü; o hep karanlıktaydı ve burası onun yuvasıydı. Buna öyle çok inanmıştı ki; onun için ışığa gitmek yuvayı terketmekti. Hazır değildi. Işıktan o kadar uzaklaşmıştı ki; onun büyülü güzelliğine hazır değildi. Oradan bir an önce gitmeliydi. Birkaç derin nefes aldı ve yavaşça açmaya çalıştı gözlerini. Tamamen açtığında, dev gibi uzanan gölgesini farketti. Asıl korktuğu şeyin ne olduğunu hatırladı şimdi. Korktuğu şey ışık değildi. Işığın ona gösterdiği gölgesiydi, hatırlattığı karanlık tarafıydı. Bu gerçekle yüzleşmek bir tokat gibi indi.

Işığa gitmeyi hak görmedi kendine. Karanlık olduğu inancından vazgeçemiyordu. Işığın olduğu yerde karanlık varlığını sürdüremezdi ama; ‘dönüşebilirdi’. Buna cesareti yoktu. Çünkü insan neye inanırsa ona dönüşürdü.

Aynadaki onun aydınlık tarafıydı. İçindeki ışığı göstermek, yeniden hatırlatmak için oradaydı. Karanlık inancı, içindeki ışığı göremeyecek kadar kör etmişti gözlerini. Yine de bir anlık umut belirmişti içinde ama; inandıklarımız kolay yıkılmıyordu öyle.

Gölgesiyle birlikte alıştığı karanlığına geri dönmek üzere geldiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Işığı bir daha göremeyecek olmanın üzüntüsüyle büktü boynunu. Aynadaki kapı kapandı bir anda ve karanlıkla birlikte kayboldu gölge. İşte yine karanlığın soğuk yüzüyle başbaşaydı…

2 comments

Bir Cevap Yazın